“İntikam insanın değil Tanrı’nın ellerindedir.”

Innaritu’nun 12 dalda oscar adayı filmi The Revenant, yönetmenin önceki filmleri ile karşılaştırdığımızda, inmek istediği derinliklerde kaybolan, ‘illüstrasyon’ (resimleme) bir film vedasıyla uğurluyor insanı sinema salonundan. Senaryosu gerçek bir yaşam öyküsüne dayanan filmin görsel anlamdaki zenginliğini düşündüğümüzde illüstrasyon/resimleme daha anlamlı bir tanımlamaya dönüşüyor. Söz konusu yapım bir Innaritu eseri olduğundan, seyrin üstünden geçen günlerde etkilenimlerimize tekrar bakmak ve başta çelişki olarak tanımlayabileceğimiz hislerimizi tekrar düşünmek önem arz ediyor.

DiCaprio’nun oscar özleminin sosyal medyada ve basında şaka unsuru haline geldiği günümüzde oyuncunun Hugh Class performansı ödül alma şansı yakalayamadığı diğer oyunculuklarını akla getiriyor. Belirtmek gerekir ki, DiCaprio’nun The Revenant’taki oyunculuğu, Zindan Adası (Shutter Island), Yalanlar Üstüne (Body of Lies), Köstebek (The Departed) gibi filmlerindeki performanslarının önüne geçmiyor/aşamıyor. The Revenant’ın kostüm, peyzaj gibi görsel öğelerle yoğunlaşan salınımında, oyuncunun performansı, sahneleri olması gerektiği şekilde doldurmakla yetiniyor. Yine de filmin son derece fevkalbeşer ortamlarda çekildiğini düşünürsek, oyuncuların performanslarının hakkını vermek gerek.

revenantleofireThe Revenant, izleyicisini soluksuz bırakan bir baskınla açılıyor ve dehşet verici bir ayı saldırısı sahnesiyle bizi esir alıyor. Akıcı, soluksuz bırakıcı, sahne planlamalarının ardındaki zekaya hayran kaldığımız çekimlerle dopdolu bir seyrin ardından, Hugh Class’ın vahşi doğada tek başında hayatta kalma mücadelesine tanıklık etmeye başlıyoruz.  Hikayenin en önemli bölümlerini oluşturan hayatta kalma mücadelelerine ait sahneler, kablolu televizyonlarımızın belgesel kanallarında her gün onlarcasını çerez gibi seyrettiğimiz hayatta kalma programlarının ötesine geçemediğinden şaşırtmıyor.(Bknz. Ultimate Survival)  Bu türden, hayatta kalma resimlemeleri, belleğimize kazınan, sohbet ortamlarında eşe dosta anlatarak tükettiğimiz detaylarla, filmin ortak illüstrasyon belleğine sahip seyircileri üzerindeki, etkisini ciddi manada azaltma tehlikesi barındırıyor.

Filmin simgesel öğelerle dolu anlatımı, filmi tekrar izlettirecek meraklar uyandırsa da, teolojik olarak ağırlaşan kimi planlar (rüyasında, kilise yıkıntısında oğluyla karşılaşması) izleyiciyi yorma potansiyeline sahip. Bu noktada aslında hikayenin odağı haline gelen çoğu örüntünün, sınırlı bir coğrafyaya ve inanca özgü bir dar alanda şekillenerek, hedeflenmiş kitleye aktarılmaya çalışıldığı fikrine kapılabiliriz. Özetle, Kuzey Amerika Kıtası’nda inanç, insan ve doğa üçgeninde şekillenen diyalektik bir anlatının seyirliği var beyaz perdede. Birdman’de ise bu anlatı daha çok sanat felsefesi ve bireysel ahlak etkileşimiyle insan ilişkileri üzerinden seyre dönüştürülmüştü. The Revenant’ın bulanıklığı ise, intikam öyküsü zemininde ilerleyen anlatı sürecinin, panteist bir tavırla doğa ve insan mücadelesi biçiminde şekillenip, rüyadaki kilisede kucaklaşan baba ve oğul üzerinden kaderci bir teolojik tasvire dönüşüvermesi. Ölen karısının, DiCaprio’nun en zor anlarında düşlerinden çıkarak gelivermesi işin içine spirütüalizmi de ekleyince, ‘inancın simgesel anlatısı’ durumu derinleşiyor.

the_revenant_SD1_758_426_81_s_c1İspanyol kökenli Meksikalı yönetmen, filmin merkezine teğet geçirdiği tecavüzcü ve hilekâr Fransız çetesiyle, Kuzey Amerika’nın benzersiz bedenine bir virüs gibi yayılan kolonyalist Avrupa medeniyetlerinin birden çokluğuna vurgu yaparak, istilada İspanyollar’ın payını azaltıyor. Katlettikleri Arikara yerlisinin boynuna astıkları ‘hepimiz vahşiyiz’ tabelasıyla Fransız kökenli avcılar, insanoğlu’nun ortak içgüdüsel şiddet kimliğine işaret ediyorlar. Yerliler ise, işgalci Avrupalılar ile mücadelenin yanı sıra kendi iç mücadeleleri ve problemleriyle baş etmenin yollarını ararken yine işgalcilerin varlığına muhtaç bir kimlikte karşımıza çıkıyorlar. DiCaprio karakterinin uzlaşımcı, yerli dili konuşan, onlarla kan bağı kuran ve kendini bu yeni dünyanın aurasına benimsetmiş kimliği, geçmişinde, yine kendi köklerinden gelen bir saldırıyla parçalanıyor. Varlık mücadelesini oğlu üzerinden sürdüren ana karakter ‘mesai’ arkadaşlarınca hem saygı duyulan hem de ötekileştirilen bir kimlikle yaşıyor. Olabildiğince sessiz, oğluna ‘karşı koymamasını’/’susmasını’ öğütleyen bir baba figürü. Bir türlü sahicilik kazanamayan, birbirine yabancı bu baba-oğul diyaloğu derinleşemeden sonlanıyor. Filmin geneline baktığımızda, başlangıçta deneyimlediğimiz kabile baskını sahnesinin heyecan dozu maalesef seyrin devamında etkisini azaltıyor. Düğümün çözüleceği malum son sahnelere yaklaştığımızda bile aynı gerilimi ve heyecanı hissedemiyoruz. Üstelik yine filmin bu son sahnelerine ait olan tuzak sahnesinin bile bile lades dedirten bir numaraya dönüşmesi açıkçası beklentileri altüst ediyor. Karakterler arasındaki gerilim, sevgi, saygı ilişkileri sebepsizce ortalığa saçılmış bir yığıntı gibi kalıyor. Aralarındaki ilişkilerin açmazlarına ait problemler film boyunca dalgalanıyor ama sahile vurmuyor. Özellikle DiCaprio’nun oğluyla arasındaki iletişimin derinlemesine işlenmeyişi, geçmişten gelen imgesel bulantıların kurgusal kafa karıştırıcılığıyla, filmin “intikam” örgüsünün yapısı zedeliyor.

Filmin bir diğer ilginç noktası da ayı saldırısından sonra hayatta kalmayı başaran karakterimizin intikam yoluna sürünerek girmesi. Breaking Bad izleyicilerinin hatırlayacağı üzere efsanevi dizide, Mr. White’tan intikam almak üzere yola çıkan Meksikalı ikizlerin, ‘Ölüm Meleği’ Santa Muerta’ya (Kutsal Ölüm Meleği) olur almak için sürünerek gittikleri sahneyi akla getiriyor. Sözkonusu sahnede, içerisinde Santa Muerta’nın tasvirleri bulunan minik ibadethaneye uzun bir yoldan sürünerek giden ikizler, öldürecekleri Mr. White’ın portre çizimini sunağa ekleyerek dua ederler. Bir bakıma icazet almaktır bu ibadetleri. Revenant’taki karakterimiz Hugh Class, senaryoya ilham veren gerçek öyküsünde, ayı saldırısından sonra 6 hafta boyunca sürünerek karakola ulaşabilmiştir. Oysa filmde bu öykü değiştirilir, Dicaprio, nehir kenarında kurtlar tarafından parçalanmış bir bizondan çiğ et yemekte olan Arikara yerlisiyle karşılaşır. Yeni ayaklandığı halde kendini yere atar ve dizlerinin üzerinde sürünerek Arikara’ya yaklaşır. İntikam yoluna mezardan sürünerek çıkan Dicaprio, yolculuğunun bu noktasında Santa Muerta’sıyla tanışır, bir bakıma icazet ister ve şu cevabı alır: “intikam insanın değil Tanrı’nın ellerindedir.”

6_Cinesite_Revenant_eb_157_0430_main_v005.1017-970x407Karşılaştırma açısından, bu öğretinin hakkını esasıyla veren başka bir filmi getirebiliriz aklımıza. Gaspar Noe, ‘Dönüş Yok’ isimli filminde bizi sarsıcı bir tecavüz sahnesine maruz bırakıp, başrol oyuncusu ile intikam peşinde sürüklemişti yıllar önce. Filmin sonunda yaşananlar ise, The Revenant’ın ‘Ölüm Meleği’nin sözünü tam anlamıyla doğrular nitelikteydi hatırlarsınız. Üstelik Innaritu’nun  planlamış olduğu son sahnede tamamen rastlantıya dayalı bir olayla (Fitzgerald’ı nehrin akışına bırakması) bu öğretinin deneyimlenmesi büyük açmazlara yol açıyor. Akıllara birçok soru getiren bizi bu sorularla boğan bir intikam finaliyle karşı karşıya kalıyoruz. Bu açıdan baktığımızda Revenant’ın peşinden sürüklendiği ve bizi de sürüklediği noktalara temas etmekte ki yetersizliği beliriveriyor perdede.

Mert Yavaşca, Ocak 2016, İzmir

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s